
İmralı Heyeti Üyesi Erol.. Barışın Anahtarı Duyguda Değil, Rasyonel Olanda!
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen konferansta barış sürecinin karşı karşıya olduğu risklere ve olasılıklara ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen konferansta barış sürecinin karşı karşıya olduğu risklere ve olasılıklara ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Erol, Abdullah Öcalan’ın son görüşmelerde rasyonel siyaset vurgusu yaptığını, Ortadoğu’daki tarihsel kırılmaları merkeze alarak hukuki çözüm ihtiyacına dikkat çektiğini aktardı.
DUYGUSAL TEPKİLER KISA VADELİ SONUÇLAR DOĞURUR
Bianet’ten Ayşegül Başar’ın aktardığına göre, Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu tarafından düzenlenen “Barışı Arayan Ülke: Engeller ve İmkanlar” başlıklı toplantıda konuşan Erol, kriz dönemlerinde duygusal tepkilerle hareket edilmesinin kalıcı sonuçlar üretmediğini söyledi.

Erol, “Vicdani yükle, öfkeyle ya da temennilerle hareket etmek bizi ancak kısa bir mesafe ileri götürür. Asıl oyunu kuranların ne yaptığını bu duygularla çözmek mümkün değil” dedi.
“MESİH DEĞİLİM, HORTLAK DA”
Erol, Abdullah Öcalan’ın son görüşmelerde sürece yönelik tartışmaların arka planına odaklandığını belirterek, şu değerlendirmeyi paylaştı:
“Bir yıldır yapılan görüşmelerde kendisi birkaç kez aynı noktaya vurgu yaptı. ‘Ben ne mesihim ne hortlağım’ dedi. Bir kesim sözlerimi mesih kelamı gibi ele alıyor, bir kesim de bana sanki siyaseten ölmüşüm de yeniden canlanmışım gibi yaklaşıyor. Oysa ikisi de mevcut durumu anlamaya yetmez. Bana göre siyaset, olguları reddetmeyen insanın işidir. Benim yapmaya çalıştığım da budur. Olguları doğru değerlendirirsek ideal olanı değil, mükemmel olanı değil, rasyonel olanı seçebiliriz. Asıl mesele burada. Bu rasyonellik tercihi belki de çok fazla içimize sinmiyor.”
ÜÇ BÜYÜK TÜRBÜLANS
18 Ocak’ta yapılan son İmralı ziyaretine de değinen Erol, görüşmenin gerçekleştiği gün Erbil’deki anlaşmanın henüz kamuoyuna yansımadığını, aynı sabah Deyr Hafir saldırısının başladığını hatırlattı. Öcalan’ın güncel siyasi gelişmelerden çok tarihsel bir çözümlemeye odaklandığını söyleyen Erol, Ortadoğu’daki son süreci üç büyük türbülans üzerinden değerlendirdi.
Buna göre ilk kırılma 11 Eylül 2001, ikincisi 7 Ekim Gazze saldırıları, üçüncüsü ise Suriye’nin çözülüşüyle yaşanıyor. Erol, bu sürecin Sykes-Picot düzeninin fiilen sona ermesi anlamına geldiğini ancak yerine halklar lehine demokratik bir alternatifin henüz kurulamadığını ifade etti.
Erol, “27 Şubat çağrısı, Ortadoğu’da halklardan yana demokratik bir seçeneği mümkün kılma çağrısıydı. Ancak bölgedeki güçlerin stratejik planları halkların çıkarlarını gözetmiyor” dedi.
“KÜRTLERİ YARALI BIRAKMA SİYASETİ”
Erol’un aktardığına göre Öcalan, Ortadoğu’daki son 150 yıllık siyasetin temel kodlarına sık sık vurgu yaparak güvenlik politikalarının Kürtleri sürekli “yaralı” bırakma üzerine kurulduğunu dile getirdi. Erol, Öcalan’ın bu yaklaşımı şu sözlerle özetlediğini aktardı:
“Ortadoğu’daki güvenlik siyaseti Kürdü yaralı bırakmak üzerinden işler. Öldürmez ama yaşatmaz da. Sürekli bir halkı yaralı halde tutmanın hem o halk üzerinde hem de onunla birlikte yaşayanlar üzerinde ciddi sonuçları vardır. Ortadoğu’daki güvenlik sistemi temelde Kürtlere dönük böyle bir stratejiye dayanıyor.”
“150 YILLIK TUZAK YENİDEN KURULUYOR”
Bölgede risklerin devam ettiğini vurgulayan Erol, Türkiye’deki barış süreciyle ilgili de önemli uyarılarda bulundu. Erol, Öcalan’ın geçmişte de bu tehlikelere dikkat çektiğini hatırlatarak şunları söyledi:
“2009’da AİHM savunmalarının beşinci cildine ‘soykırım kıskacındaki halk Kürtler’ başlığını koymuştu. Bu tanımlamalar rastgele söylenmiş sözler değil. Bugün bunun karşılığını görüyoruz. Tehlikeler ortadan kalkmadı. Sorun şu ki biz bazen meseleyi sadece kendi ülkemizle sınırlı düşünüyoruz. Oysa bu, Ortadoğu genelinde kurulmuş bir ilişki sistemidir ve şimdi bu düzen yeniden kuruluyor. 150 yıllık bir tuzak bugün yenileniyor.”
“Şİİ HİLALİ YERİNE SÜNNİ HİLALİ”
Erol, meselenin yalnızca Kürtlerle sınırlı olmadığını, Ortadoğu’daki Şii-Sünni dengesinin de tarihsel olarak bir tuzak üzerine kurulduğunu ifade etti. Irak ve Suriye örneklerini hatırlatan Erol, “Şii bir ülkede Sünni iktidar, Sünni bir ülkede Şii iktidar modeliyle çelişkiler derinleştirildi” dedi.
Erol, bugün Şii hilali tartışmasının yerini Sünni hilali tartışmasına bıraktığını belirterek, bunun hem Irak ve İran boyutunun hem de ticaret yollarıyla ilgili stratejik bir yönünün bulunduğunu söyledi. Erol’a göre, Suriye meselesi üzerinden Sünnilerle Şiilerin çatıştırılması ve bu çatışmanın zamanla Kürt-Arap ve Kürt-Türk gerilimine dönüştürülmesi riski bulunuyor.
“MAKAS HEP AÇIK KALDI”
Erol, Öcalan’ın hem Suriye merkezi yönetimini hem de Suriye Kürtlerini ikna edebilecek bir formül üzerinde ısrar ettiğini belirterek, “Suriye Demokratik Cumhuriyeti çatısı altında yerel demokrasi” modelinin en rasyonel seçenek olarak görüldüğünü aktardı.
“Rojava, sürecin başından beri en sorunlu başlıklardan biriydi. Birçok konuda adımlar atıldı ama bu meselede makas hep açık kaldı. Öcalan, her iki tarafı da ikna edecek bir formül geliştirilmesi gerektiğini savundu. Risk hâlâ devam ediyor. Bu riski azaltmak için anayasa çalışmalarının bir an önce başlaması ve yasal güvenceler altında sürdürülmesi şart. Bu sadece Kürtler için değil, bütün halklar için güvence olur.”
“ORTAK AKLI GELİŞTİRMELİYİZ”
Türkiye’deki sürece de değinen Erol, çözümün sürekliliğinde ısrar edilmesinin hayati önem taşıdığını vurguladı. Erol, “Türkiye’de süreci önemsemek ve onun devamlılığında ısrarcı olmak zorundayız. Ortak aklı belki de en fazla geliştirmemiz gereken yer burası. Bunun dışındaki bütün yollar denendi ve geldiğimiz noktada giderek bir çılgınlığa dönüşme riski var. Ben bunu en büyük tehlike olarak görüyorum” dedi.
“KÜRTLÜĞÜN HUKUKA KAVUŞMASI GEREK”
Erol, sürecin yasal düzenleme aşamasına ilişkin değerlendirmesinde Kürtlerin hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da açık bir hukuki statüye ihtiyaç duyduğunu söyledi. Erol, komisyonun gündemindeki temel meselenin Kürt isyanının ve Kürt olgusunun yasallaştırılması olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“Kürt meselesi nedeniyle hukuk dışına itilmiş, dağda, cezaevinde ya da sürgünde yaşamak zorunda kalmış herkesi kapsayan bir çözümden söz ediyoruz. Yasal çözümden beklenti budur. Bununla birlikte Kürtlüğün de hukuki bir statüye kavuşması gerekiyor. Kürtlüğün hukuk dışında bırakılması Türkiye’nin en temel sorunlarından biridir ve en az 100 yıllık bir geçmişi var. Bu çözülmeden ana dil meselesi de çözülemez. Bu nedenle sürecin düğümlendiği temel ilkelere odaklanmak zorundayız.”






HABERE YORUM KAT