Çığlık
Usulca yürürken ara sokaklarda, fısıltıyla karışık sesler duymaya başladım. Bir an ürperdim… “Nedir? Kimdir?” der gibiydim. Korkuyla sesin geldiği yere yaklaştım. Tedirginliğimi ve korkumu belli etmeden onu tanımaya, hissetmeye çalıştım.
Adı sen, ben ve onlardı… İhtiyardı; avurtları çökmüş, tarihin izlerini taşır gibiydi. Yanında çocuk yaşta biri vardı; ona yol gösterircesine elini sıkıca kavramıştı. Çocuk beni görünce kaçar gibi oldu. Ama ihtiyar, çocuğun kaçmasına engel olup elini daha da sıkıca kavradı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. “Korkacak bir şey yok.” der gibiydi.
Utandım. Utancımı yüreğimde hissederek yanlarına oturdum. Etrafta kimsecikler yoktu. Ne kadar da yalnızdık. Birden daraldım.
Bir an sessizleştik. Üçümüz de yere bakıp söze nasıl başlayacağımızın hesabını yapar gibiydik.
Ben bu karmaşık duygular içindeyken, az ötemizden bir kuş kanat çırparak havalandı. Sessizliği bozmak istercesine!
Kuşun havalanmasını izlerken cesaretimi toplayarak “Ne oldu?” dedim. Ve ihtiyar adam söze başladı…
“Adım insanlık, yaşım tarih.” dedi.
Ne demek istemişti acaba? Anlam veremiyordum. Dudaklarımdan sadece “Eeee…” sözcükleri döküldü.
“Sabret, evladım.” dedi.
Sustum.
“Ben tarihim.” dedi. “Senin ve insanoğlunun tarihiyim.” Asildi ve asaleti konuştukça hissediliyordu. Söylediklerinin ve söyleyeceklerinin hiçbir kelimesini kaçırmamaya çalışıyordum. Ellerine bakarak onu dinliyordum. Elleri ne kadar da güzeldi.
Esmerdi.
Yüzüne bakacak cesaretimi toplayıp yüzünü incelemeye başladım. Gözleri yeşil ve parlaktı. Saçları dökülmüştü. Kirlenmiş sakalı ona nasıl da yakışıyordu. Anlatırken heyecanlıydı. Eliyle omzuma dokununca uyanır gibi oldum. “Rüyam mıydı?” dedim kendime. Bu ne güzel bir duyguydu.
Bana “Beni iyi dinle.” diyerek uyardı. Pür dikkat kesildim.
“Ben bin yaşındayım.” dedi.
Ürperdim.
“Nasıl?” dedim.
İhtiyar adam anlatmaya başladı:
“Daha dün gibiydi… Buraya gelip yerleştiğim ilk günü hatırlıyorum. Ne yapacağımızı bilirdik. ‘Bir kent kuralım.’ dedik ve çalışmaya başladık. Zenginleştikçe her dilden, her ırktan, her dinden insanlar bir arada yaşamaya başladı. Her şey çok güzeldi… Ta ki yoksullaşmaya başladığımız o güne kadar.”
Etrafıma baktım.
Anlattıkları, şu anki durumu ne kadar da güzel ifade ediyordu. Zenginliğin izleriyle birlikte yoksullaşmayı da görebiliyordum.
Ellerim terlemeye başladı. Ne kadar acı vericiydi bu durum. Neredeydi insanlık?
Neden yardım edemiyordum?
Ve sessizliğimi bozarak “Ne yapabilirim?” diye sordum kendisine.
“Yardım etmen için beni anlaman gerek.” dedi. Gözlerinde yarına dair umudu görür gibiydim. Anlayacağımı ve anlatacağımı bilircesine heyecanlanmıştı. Elleri hareketlendikçe sesinin rengi değişiyordu.
“Beni anlat.” dedi.
“İnsanlığa ve dünyaya anlat ki yaşayayım. Ölüyorum. Ölümüm sizin de yok oluşunuz; bunu iyi idrak et.” diyordu. Ürpererek dinlemeye devam ettim.
Bir kişinin ölümü neden insanlığın ölümüydü? Anlam veremiyordum.
Çelişkiydi, anlamsızlıktı.
Yaşam her şeye rağmen devam etmeliydi. Peki, nasıl olacaktı? Karmaşık duygular yaşıyordum. Bu ihtiyarı yaşatmam lazımdı.
İsyan ediyordum: “Nerede insanlık? Nerdesiniz? Neden kılınız kıpırdamıyor? Bu kadar mı çaresiz olmamalı insanlık?”
Ne kadar çaresizdim, bir bilseniz… Ayağa kalktım ve güneşin battığı noktaya bakarak akan gözyaşlarımı ona hissettirmeden sildim. Ağladığımı ve zayıflığımı belli etmemeliydim. Oysa karşımda ne kadar mağrur duruyordu; ben de öyle olmalıydım. Derin bir nefes alarak ona döndüm. Yanındaki çocuğun ve benim ellerimden tutarak “Ümidim sizlersiniz.” dedi.
Haykırdım…
“Çığlığımı tüm dünya duyacak!” dedim.
“Sesim, sesin olacak. Sana söz veriyorum.”
Adı insanlıktı, kendisi tarihti.
(*) O Ani’ydi.
Temmuz 2004
Ani: Kars’ta Antik Şehir
Not: Bu yazı Mimarlık Dergisi ve Manşet Haber’de yayımlanmıştır.



YAZIYA YORUM KAT