Bu satırları
yazarken, on altı yıl önceyi, Sivas’ta Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında
Madımak Oteli’ni kuşatan kalabalığın tekbir sesleri getirerek oteli ateşe
verdiğinde deliler gibi odanın içinde gidip gelirkenki anı yeniden yaşadım.
Oteli ateşe
verenlerin nasıl Müslüman, nasıl insan olabileceğine bir yanıt bulamamıştım.
Toplum tarafından bilinen sanatçılar her yıl anılıyor, zaten ürettikleriyle de
yaşıyorlar. Ölen o 35 kişi arasında aklımdan çıkmayan dört isim var. Asuman
Sivri (17), Yasemin Sivri (16), Huriye Özkan (22), Yeşim Özkan (20). Asuman ve
Yasemin’in kardeş olduklarını biliyorum. Yıllardır adları hep belleğimde.
Yüreğim kanıyor... Sanki dün yaşanmış gibi her şey taptaze, çünkü yaralarımız
hiç kapanmadı, kaygı ve korkularımız ise hiç bitmiyor...
Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin
şiirleri, yazıları ve sesleriyle aramızdalar. Aziz Nesin’in itfaiye
merdiveniyle kurtarılmaya çalışıldığında merdivendeki görevli tarafından
tartaklanıp, itfaiye aracı etrafında toplanan azgın kalabalığa doğru itildiği,
dönemin özel televizyonları tarafından belgelendi. Başından yaralanan Aziz
Nesin linç edilmekten zor kurtarıldı. Aydınlarını, sanatçılarını yıllarca
hapislerde çürüten, sürgünlere gönderen, kitapları büyük suç olarak görüp
silahlarla yan yana dizen ve hâlâ düşünceyi suç sayan bir ülkede darbe planları
da yapılır, faili meçhuller de işlenir... “Sallandıracaksın üç beş kişiyi
Taksim ve Diyarbakır’ın Dağkapı’sında” diyen zihniyet azımsanmayacak denli
çok... İmparatorluğun arka bahçesinin nasıl kuyucu ve devşirme entrikalarıyla
ayakta kaldığının destanı iyi biliniyor; çocuk ve deli padişahların tahta
çıkarıldığı da. Cumhuriyet sonrası Dersim başkaldırısından sonra, İstiklâl
mahkemelerinde idam edilenlerin yanı sıra Şeyh Sait ve arkadaşları da 29
Haziran 1925’te Diyarbakır Dağkapı meydanında idam edildikten sonra öğlene
kadar cenazelerin sehpada kalması boşuna değildi, tıpkı Sivas ve Maraş
katliamları gibi. Her şey plânlı ve emredilerek yapılıyor. Cennete gitmek
isteyen çılgın kalabalığa göre: Oteldekiler, vatan haini, münafık ve
katledilmeleri vacip kafirler! “Asmayalım da besleyelim mi?” naraları altında
yetişenlerin ne vicdanı olur ne de korkusu, nasıl bir meydanda cirit
attıklarını çok iyi biliyorlar çünkü.
Şair Hasan Hüseyin: Bir oğlum olacak adı temmuz/ karataşın göbeğinde aşk/
karataşın göbeğinde barış/ karataş çatladı çatlayacak/ bende bitmeyen kavga
/onda yeniden başlayacak, diyor. Ve “Haziranda Ölmek Zor” dese de, her mevsimde
ölmek zor! Anma günlerinden, delik deşik oluyor mevsimler ve günler... Ne
duymak isteyen var, ne de görmek isteyen...
Sıcaklar bastırdı
Şeytanörümceği sıcaklık yaylanıyor.
Yaşamı zehir zemberek görenler ile yaşamın üstesinden gelenlerin arasındaki
fark nedir acaba? Neden bazı insanlar bir ömür boyu şikâyet edip mutlu
olamazlar ya da acı çekmiş insanlar neden dervişî bir dinginlik ve direnç
içindeler? Doğrusu güçlü, ne yaptığını bilen, politik ve sanat bilinci gelişmiş
insanları gördüğümde yaşama sevincim çoğalıyor. Kim ne derse desin değerli olan
sevilir ve sayılır. Kendi değerini yaratan insan varolur. Farkında olup da
kendi içinde boğulan, nesnelere tapınan, yarım bilişle eylemsizliğe yenik
düşenleri sulu bir hümanizmle kucaklamak suç değil de nedir! “İnsanın bilgisi
arttığı oranda da sevgisi çoğalır” diyor Leonardo. Kendi bilgisinin farkında
olan, başkasının bilgisinin de farkına varabilir. Kendi kendimizin bilincinde,
doğamızın ve hareketlerimizin bilincinde olurken, bütün mesele içten olup
kendimizi kaybetmeyiştir. Genel kültürümüz dış bilincimize yansır, insanı insan
yapan da genel kültürdür, mesleki bilgi değildir. Bir meslek dalında
uzmanlaşmak bize varoluşumuzu sunabilir mi? Manevi gücün sağlam temeli sağlam
bir dünya görüşü, kişilik ve ruhun değişmezliğidir. Bu yüzden değişip
dönüşürken, kariyer, para, ün ve bilgi taşıyabilmek çok zordur; kişiliğin
parçalanması ve oto kontrolsüzlük tuzağı uzak değildir. İnsan arzu tarafından
ele geçirildiğinde ve zaaflarına yenik düştükçe ayırt etme yetisini kaybedip
paramparça bir varlık haline gelebiliyor.
Büyük insanların yaşamları incelendiğinde nefsin ve zaafların karşısına nasıl
kaya gibi dikildiklerini görüyoruz. Erdemli olmak ve zaaflardan sıyrılmak hiç
de kolay değil, hele baskıcı bir yönetimin altında inleyiş varsa, o korkunç
ezilmişlik psikolojisinin kıvıl kıvıl kurtçukları yürekleri ve bilinçleri
kemirip durur. Yaşam öyküleri ve anılar bu konuda çok belirleyici oluyor. Bire
on katıp kendilerini dev aynalarında görenler, eksiklerini örtmeye çalışanlar
ne yaparlarsa yapsınlar satırların gerisinde öyle bir sırıtıyorlar ki... bir
çok öz yaşam öyküsü okuduk, Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı öz
yaşam kitabında büyük bir ağırbaşlılık ve kendini biliş var. Dünya görüşü ne
olursa olsun, roman tadında olan öz yaşam kitabında yazarın kendisi ön planda
değil, o yılların her türlü toplumsal yaşamanın diğer yüzü var. “Ben “
duygusundan sıyrılıp anıları yazmak maharet istiyor gerçekten.
Hepimiz biliriz, kendimizden emin olmadığımızda başkalarının gölgesine ihtiyaç
duyarız. Hani kel olan kız, her seferinde benim teyzemin saç örüğü diye başlar
söze... Toplumsal arenada olmak, bir misyon sahibi olmak ve yazmak farklı bir
sorumluluk altına girmektir de; bu her şeyi söyleyebilirim sarhoşluğuna kapılma
hakkını verir mi sizce?