|
Tijen Mergen: Rezil Oldum Sanıyordum 4/19/2009 14:12:33
“Rezil oldum sanıyordum, kahraman olmuşum”Bu haftanın gündemi malum: Ergenekon’un 12’inci dalgası... Bu dalga
fazlaca yakınımıza geldi, gözaltına alınanlar arasında Doğan
Gazetecilik İcra Kurulu Üyesi Tijen Mergen de vardı. Mergen’in
gözaltında yaşadıklarını iki gündür gazetemizde okuyorsunuz zaten. Biz
onunla haleti ruhiyesini konuşan bir söyleşi yaptık bu nedenle.
Bir sabah kapısı çalınan, evi didik didik aranan, bir hücreye tıkılan
biri neler hisseder, neler geçer aklından? Oradan çıktıktan sonra
düğmesi çevrilmiş gibi hayata döner mi? Bunları sordum. Bir de
kendisini anlatmasını istedim.
Bir başarı öyküsü Tijen Mergen’inki. Tanrı vergisi avantajlarına kendi
çabasını katan, sahip olduklarını paylaşmaya çalışan bir kadın. Bu
nedenle de yaşadığı korku, endişe ve sıkıntının yanı sıra ömründen üç
gün çalındığı için de öfkeli...
Konuştuğumuzda henüz gündelik yaşamına dönememişti. Karşılaştığı
herkesin “Geçmiş olsun” dileklerini tüm zarafetiyle karşılıyor,
yakınlarının telefon numaralarına ulaşmaya çalışıyor ve bitmek bilmeyen
soruları yanıtlamak için uğraşıyordu.
Serbest kaldığınız anla başlayalım. “Çıkabilirsiniz” dediler ve...
Savcılıkta sorguya çekilip işi bitenler, birbirimize sarılarak
bekliyorduk. “Serbestsiniz” dedikleri anda bir an önce dışarı çıkmaktan
başka bir şey düşünmedim. Çünkü biliyordum ki dışarıda bekleyenler var;
eşim orada. Nezarethaneye girerken ayakkabılarımın bağlarını
almışlardı, çıkışta elim ayağım birbirine dolandı, bağlayamadım.
Bırakmazlarsa diye korktunuz mu?
Savcılıktaki işimiz çok kısa sürdü ve hiçbir şey sormadılar. O nedenle
rahatladım, ters bir şey olmayacak diye düşündüm. Ama savcılığa gelene
kadar moralim çok bozuktu. “Bu işin içinden çıkılamayacak, ya ben
içeride kalırsam, ya yargı süreci tutuklu olarak devam ederse...” İnsan
sadece bunları düşünüyor. Bütün bir gün yapacak hiçbir şey yok.
Nasıl geçti zaman?
Ne düşünürsen düşün, sonunda bu konudaki endişelerine geliyorsun. Bir
ara aynı hücrede kaldığımız Eda ile isim bulmaca oynadık. Bir müddet de
film anlattık birbirimize. Biraz jimnastik yaptım, yürüdüm. Hücre yan
yan gidersen dört adım, düz gidersen beş adımdı.
Neler düşündünüz orada?
Orada iyi bir şey düşünmeniz mümkün değil. Dibe gittiğimi
hissediyordum. “Buradan çıktıktan sonra herhalde kendimi toparlayamam”
diyordum.
Dışarıda sizin için kıyametler koptuğunu biliyor muydunuz?
Hayır. Tek bildiğim şuydu. Avukatıma “Sedat bey (Ergin) çok üzgün
herhalde” dedim; o da bütün gazetenin beni izlediğini söyledi. Ama
olayın Ergenekon davası içinde önemli bir nokta oluşturduğunun farkında
değildim. Onun için de “Ne olacağım? Bütün kariyerim gitti. Benim için
hayat buraya kadarmış” diye düşünüyordum.
“Aynı gün içinde önce dibe vurdum, sonra tavana”
Dışarı çıkıp sizi bekleyenleri görünce ne oldu?
Önce ailemle kucaklaştım. Gördüm ki gazeteden de birçok arkadaş gelmiş.
Onlara sarılınca sanki yaşadıklarım çok gerilerde kaldı. Fakat sonra
basını görünce rahatsız oldum. Konuşmamak için apar topar arabaya binip
gittim.
Eve gider gitmez ne yaptınız?
Arabaya biner binmez Mehmet Ali Birand aradı, “Seni hemen yayına almak
zorundayım” dedi. “Pislik içindeyim, yıkanmak istiyorum” dedim ama
ısrar etti. Eve gittim; ailem, arkadaşlarım bekliyordu beni. Duş aldım,
alelacele giyindim. Hatta takım giyindim zannederken alta kahverengi
üste siyah giyip gelmişim Kanal D’ye. Eve döndüğümde gece 2’ye kadar
arkadaşlarımla, ailemle oturduk. O bana doping etkisi yaptı. Aynı gün
içinde önce dibe vurdum, sonra da tavana.
Çocuklarınız nasıl geçirmiş bu süreci?
Arama yapılırken büyük oğlum Eren evdeydi zaten. Küçük oğlum okula
gitmişti, çıkışta bir arkadaşı söylemiş. Ergenekon’u duyunca kötü
olmuş, iki gece uyumamış.
Ya anne-babanız?
Onlara telefon etmek istedim, polisler önce kabul etmedi. Dedim ki
benim sesimi duymaları lazım, yaşlı insanlar. Aradım, anneme “Beni
herhalde götürecekler, merak etme” dedim. Babam duyunca üç saat
konuşmamış. Sürekli ağlıyorlar zaten.
“Gençken güzelliğimden söz edilince kızardım” Nasıl bir çocukluktu sizinki?
Babam devlette çalışıyordu ve görevi nedeniyle sürekli şehir
değiştirdik. İlkokulu Kayseri ve Adapazarı’nda, ortaokulu Kastamonu ve
Ankara’da, liseyi Ankara ve İstanbul’da okudum.
Nasıl bir etki bıraktı sizde bu taşınmalar?
Mücadeleci ruhum herhalde oradan geliyor. Gittiğiniz her yerde
kendinizi tanıtmanız, benzerlerin içinde sivrilmeniz lazım. Ben
başarıyı seven bir insanım, derslerimde hep çok iyiydim. Hiç
zorlanmadım, hiç yalnız kaldığımı hissetmedim.
Hem çok başarılı bir öğrenci hem çok güzel bir genç kız...
Güzel değildim gençliğimde, kendimi hiç beğenmezdim.
Ama sizin Boğaziçi Üniversitesi’nin en güzel kızı olduğunuz söyleniyor.
Ben öyle hissetmiyordum. Benim için hep aklım ve yaptığım şey
fiziğimden önde geldi. Kızardım güzelliğimden söz edilince. Nişantaşı
Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdim, törende annemin yanındaki bir
kadın “Pek de hoş kızmış” demiş. Annem de sevinmiş. Çok kızdığımı
hatırlıyorum.
Bu kadar parlak bir öğrenci olarak hayalinizdeki meslek neydi?
Ortaokuldayken Ankara’da bir resim yapmıştım, öğretmen de çok
beğenmişti ve bir yarışmaya yollamıştı. Sonra liseye başladım ve bu
yarışmayı unuttum. Bir gün müdür çağırdı, “Sen bir yarışmaya girmişsin”
dedi. Aklıma güzellik yarışmaları geldi nedense, “Yemin ederim
girmedim” dedim. “Girmişsin, şimdi gazeteciler gelecek seninle röportaj
yapacaklar.” Nasıl panikledim anlatamam. Meğerse o resmim UNICEF’in
dünya çocukları arasındaki yarışmasında birinci olmuş. O zaman Ecevit
başbakandı, onun elinden ödül almıştım. O zamanlar resmim iyi,
matematiğim kuvvetli diye hayalim mimar olmaktı.
Neden olmadınız?
Lise sondayken çok yakın bir arkadaşım dedi ki “Boğaziçi diye bir
üniversite varmış, gidip görelim”. Gittik ve bayıldık. Ama mimarlık
bölümü yok. Ne yapalım, ilk sıraya Boğaziçi Mühendislik yazdım.
Üniversite sınavında 119’uncu oldum ve ilk tercihime girdim. Matematik
eğitimi çok yoğun olduğu için de elektrik mühendisliğini seçtim.
Aslında aklımda hep bilgisayarla ilgili işler vardı. Dijital dünyanın
içinde olmak istiyordum. Ama henüz bilgisayar mühendisliği bölümü
açılmamıştı.
Uzun zaman bilgisayar sektöründe çalıştınız. Basına nasıl girdiniz?
NCR’daki son dört senemde yurtdışında çalıştım, 24 ülke gezdim. Küçük
oğlum 1 yaşındaydı bu göreve geldiğimde, onu bırakıp pazartesi sabahı
gidip cuma akşamı dönüyordum.
Aklınız kalmıyor muydu?
Kalıyordu elbette. Ama öyle bir misyon üstlendim ki çok keyifli geldi,
üç-dört sene çok motive etti beni. Sonra bana İngiltere’de yaşamayı
zorunlu kılan bir görev verildi, ben de ayrıldım ve Bilkom’a genel
müdür oldum. Altı sene de orada çalıştım. 2000’de Koç’a satıldı şirket,
krizle yüz yüze geldik. Mutlu olamadım, o beni çok yıprattı. Ayrılır
ayrılmaz Zafer Mutlu Vakfı Kemer Kolej’de eğitmenlik teklif etti, yarı
zamanlı olarak ona başladım. Aynı anda CNBC-e’den Cem Aydın’ın
teklifiyle “Bilgi Vizyon” programını yapmaya başladım. İki sene devam
etti program, 102 bölüm yaptık. O sırada Hanzade Doğan’la tanıştım ve
Milliyet’e geldim.
“Eşimle dans sayesinde tanıştık”
Siz işkolik misiniz?
Evet. İşim çok önemli.
Hayatınızı nasıl programlıyorsunuz?
Bence biraz az uyursan her şey olur. Sabah 6.15’te küçük oğlum Kerem’le
kalkıp ona kahvaltısını hazırlarım. 7’ye 10 kala onu geçirir, 8’e kadar
spor yaparım. Haftanın altı günü böyle, pazar günleri mutlaka
arkadaşlarımla ormanda yürürüz. Salı ve cumartesileri de pilates
yapıyorum. Yılda iki kere de Karadeniz’e, St. Paul yoluna yürüyüşe
gidiyoruz.
Çok güzel dans ettiğinizi duydum.
Dans etmeyi çok severim. Lisedeyken ritmik jimnastik yapıyordum, sonra
yedi sene folklor oynadım. Eşimle de dans sayesinde tanıştık.
Nasıl?
Dağda kayak tatilinde beni dansa kaldırdı, ondan sonra da hiç
oturmadık! 20 yaşındaydım. Çok iyi dans ediyor diye bitti iş! Sonra
birlikte dersler aldık, dansa kalktığımızda herkes bizi seyreder.
Üniversitedeyken müzik kulübünde şarkı da söylerdik. Ben bıraktım, eşim
Avrupa Korosu’nda devam ediyor.

“Gurur duyduğum bir projeden ötürü gözaltına alındım” Telefonunuzun dinlendiğini biliyor muydunuz?
Hayır. Ama şaşırmadım.
Bundan sonra telefonla konuşurken nasıl davranacaksınız?
Neye dikkat edeceğimi bilmiyorum. Galiba bir konuyu birisiyle daha önce
konuştuysanız ve devamını getiriyorsanız özet vermek lazım.
Nasıl tanıştınız Türkan Saylan’la?
İfademde de bunu sordular. Önceden de Türkan hocanın saygıdeğer, vatanı
için çalışan kişiliğini tanır ve takdir ederdim. Tanışmak dört sene
önce, bu proje sayesinde nasip oldu.
Baba Beni Okula Gönder sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor?
Bir profesyonel çalışan olarak böyle bir projenin içinde olmak dünyanın
en büyük şansı. Ama düşünün ki, gurur duyduğum bir nedenden gözaltına
alındım.
Bu olaydan sonra bağışlar arttı sanırım.
Evet, arttı. 7 bin 100 kız okutuyoruz şu anda, hedefimiz 10 bin kıza çıkmaktı. Herhalde bu sayede ulaşacağız.
Sizde kalıcı bir etkisi oldu mu bu üç günün?
Bunu söylemek için erken. Henüz hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Bu
teknoloji çağında telefonlarım yok, bilgisayarım, ajandam yok. İş
dünyasında sanki çıplak vaziyetteyim.
Siz gözaltındayken çıkan gazeteleri görünce şaşırdınız mı?
Evet. Burada zannediyorum toplum şöyle hissetti: “Bu Tijen’in başına
geliyorsa herkesin başına gelir”. Ben o kadar herkesten biriyim ki! Tek
ideolojim iki kızı daha cehaletten kurtarabilmek... İçerdeyken “Herkese
rezil oldum, kariyerim mahvoldu” diyordum. Çıktıktan sonra gördüm ki
kahraman olmuşum.
“Günlüklerim artık daha kıymetli oldu” Bu olaylarda sizde baskın olan duygu neydi? Öfke / üzüntü / korku?
Çaresizlik ve haksızlık. Suçsuzsunuz ve bunu ispat etmek zorundasınız.
Bu korkunç bir şey! Zaten beni en çok üzen haksızlıktır, en tahammül
edemediğim şey.
Sizi şaşırtan telefonlar geldi mi?
Kastamonu’dan ta ortaokul birinci sınıftan bir arkadaşım aradı.
Telefonlarım alındığı için bana ulaşmak zor ama bir şekilde buluyor
arkadaşlarım. Çok telefon aldım.
Evinizdeki pek çok evrak, defter, kayıt alındı. En çok hangisine üzüldünüz?
Fotoğraflarıma... Özellikle tatillerde fotoğraf çekiyorum. Dijital
ortamdaki bütün fotoğraflarım şu anda emniyette. Ciddi bir arşivim
vardı, hepsi orada. Tek bir kare yok elimde. İnşallah geri gelecek. Bir
de eski günlüklerimi aldılar. Okuyunca kendimin bile çocukça bulduğum,
yırtıp atsam mı dediğim günlükler gitti. Şu karara vardım, evde ne
kadar eskiden kalma, hatırası olmayan şey varsa atacağım.
Ama o günlüklerimi saklayacağım. Daha kıymetli oldular şimdi.
 Mergen ve Saylan bir yurt açılışında.

Tijen Mergen oğulları Kerem (solda), Eren (sağda) ve eşi Cem Mergen ile.
Röportaj Miraç Zeynep ÖZKARTAL Milliyet
Milliyet
|